Bu Blogda Ara

28 Ocak 2012 Cumartesi

HAC


Paulo Coelho
Türkçesi: Celal Üster
Can Yayınları, 2006

Coelho’nun kendini arayış romanlarından bir başkası yine HAC. Bu sefer kendi içine olan yolcuğunu kılıcını aramak olarak soyutlaştırmış. Kılıcına giden San Diago yolunda bir de rehberi var, önceden aynı yolu, tüm zorluklarıyla tamamlamış olan biri, aslına bakarsanız yolu tam anlamıyla tamamlamak bir başkasına rehberlik etmekle mümkün, çünkü ancak böylece bütünüyle içselleştirilebildiğine inanılıyor.

Cohelho’nun yolda karşılaştığı tüm zorluklar sonunda, kendisi için yeni bir şey öğreniyor. Yeni öğretiler sayesinde bu zorlukları yeniyor. Kendi şeytanıyla konuşup, ona yenik düşmemeyi, ölüm korkusunu, hırslarına yenilmemeyi ama hedefi unutmamayı, doğayı dinleyip onun yönlendirmelerini takip edebilmeyi öğreniyor. Bütün bunların sonunda sadece bütün hepsini özümseyip asıl amacı bulabildiğinde kılıcına doğru çekildiğini fark ediyor.

Yazarın tüm yaşadıkları dinsel öretiler ve ayinler eşliğinde, gerçek hayatta uygulanabilecek ritüeller de var kitapta. Bazı şeyleri farketmek, farkettiklerimizi unutmamak, unuttuklarımızı hatırlamak için okunası bir kitap.
Benim inancım ise iyi, doğru ve güel için çalışıp, sadece inanmak.

20 Ocak 2012 Cuma

Kurtuluş Son Durak


Bu seferki yazım bir sinema filmiyle ilgili: Kurtuluş Son Durak.

Filmden hiçbir beklentim yoktu, psikolog olan kardeşimin isteği ve merakı doğrultusunda bu filmi tercih ettik açıkçası. Film hakkında tek bildiğim kadınlar ilgili bir film olduğuydu.

Yusuf Pirhasan’ın yönetmenliğini yaptığı bu filmin kadrosu ne kadar da geniş ve kuvvetli. Demek Akbağ, Belçim Bilgin, Asuman Dabak, Ayten Soykök, Nihal Yalçın, Damla Sönmez, Mete Horozoğlu, Yavuz Bingöl, Ahmet Mümtaz Taylan ve Hüseyin Soysalan’ın rol aldığı bu film pembe fularla sosyal mesaj vermesinin yanı sıra tam bir komedi filmi. Filmi izlerken ben burada neden gülüyorum, aslında çok kötü bir olay oluyor diyorsunuz ama gülüyorsunuz, bütün salon gülüyor. Gülüyorsunuz ama düşünüyorsunuz.

Kasvetli, içinizi buram buram yakan, ülkemizde ve dünya da yüzlerde binlerce hatta milyonlarca kadının maruz kaldığı kadına karşı şiddeti bir kez daha ama bu sefer tam bir kadının bütün güçlüklere göğüs gerdiği gibi, hayata karşı gülerek ayrılıyorsunuz salondan.

Film hakkında birkaç yorum daha okumak istiyorsanız:


21 Aralık 2011 Çarşamba

Rika'nın Beyninde


Levent Mete
Can Yayınları, 2005

Özgür ruhlar için yazılmış bir Roman. Bilinçaltının derinliklerinde, tehlikeli yolculuklara çıkan özgür ruhlar. Normal insanlar dünyayı bir başkasının gözünden bakarak algılamak ne kadar zorsa, özgür ruhlar için bu bir zorunluluk. Bunlar bir beynin içerisine sıkışıp kalmaktan kurtulabilen, yaşayan beyinlere zıplayabilen gezgin ruhlar.

Kendi bedenlerine sahip olmayan bu insanlar sonsuz yaşam ile ölüm arasında bir seçim yapmışlar veya sonsuz yaşam ile cezalandırılmışlar. Sanılanın aksine kolay bir durum değil bu; kendin olamamak,  bir başkasının algılarına, hislerine ve görüşüne bağlı olmak veya en kötüsü tüm dünyadan uzak bir beynin içerisine hapsolmak.

Yine de Rika’nın beyninde geçen olaylar oldukça etkileyici ve beklide korkutucu ama yine de sürükleyici. 

Hep böyle düşle gerçek arası hikayeleri sevmişimdir, ben bir çırpıda okudum. 

6 Ekim 2011 Perşembe

Galápagos


Kurt Vonnegut
Paladin Graftan Books
1990

Evrim teorisiyle ilgilenenler Charles Darwin’i ve onun evrim üzerine düşüncelerinin ilk belirmeye başladığı yer olan Galapagos Adalarını bilirler. Kitabın başlığındaki ilk izlenimim bir roman olmasından çok galapagos adalarını anlatan bir araştırma veya gezi yazı olduğu türündeydi ama kitabı okumaya başladığımda tam anlamıyla yanıldığımı anladım. Bu bir romandı ve daha önce hiç okumadığım türde bir romandı. Olay dünyanın ekonomik krizle birlikte zor zamanlar geçirdiği bir dönemde gerçekleşiyor, üçüncü dünya savaşı çıkmak üzereyken geçiyor. Yine de farklı sebeplerle de olsa Darwin ile birlikte ünlü olan Galapagos adalarında turizm devam etmekte. Adaya giden tek geminin çok az sayıda yolcusu var ve tabii hepsinin farklı bir öyküsü. Yolculuğa hamile olarak katılan Japon bir kadın her tarafı tüylerle kaplı bir bebek dünyaya getirir. Yolcuların başına bir seri olay gelir, III. Dünya savaşının başlamasıyla birlikte bir salgın hastalık tüm dünyayı sarar ve insan soyunun devam etmesi sadece gemideki dillerini kimsenin anlamadığı kızlara ve kaptana düşecektir ve tabii her tarafı tüylerle kaplı çocuğa. Birde kızların konuştuğu dil dışında tüm dilleri bilen ve çeviri yapabilen Mandarax’ın alıntılarıyla romanımız daha da renkli hale geliyor. Benim bir Türk atasözüne bensettiğim ise;
“ A little neglect may breed great mischief… for want of a nail the shoe was lost; for want of a shoe the horse was lost; for want of a horse the rider was lost.” 
Benjamin Franklin (1706 - 1790)
Ne dersiniz bizim atasözümüz daha olumlu galiba. 
Kurt Vonnegut, evrimi, evrimin önemini çarpıcı bir şekilde anlatan oldukça etkileyici bir roman yazmış. Tabiki her tarafı tüylerle kaplı olmak, solungaçımsı yapılara sahip olmak, daha kolay yüzmeye yarayan araçlarımızın olması ve hatta daha küçük beyinlere sahip olmak biraz tuhaf olsa da ve hayalet yazarımız bu süreci izleyebilecek kadar uzun gözlemlemiş gözüküyor.
Ayrıca kitap hakkında biraz daha bilgi için burayı kontrol edebilirsiniz.
Mayday, mayday, mayday !!!

22 Eylül 2011 Perşembe

PİEDRA IRMAĞININ KIYISINDA Oturdum, Ağladım


Paulo Coelho
Can Yayınları

Bizim kültürümüzde de derdini suya anlatmak iyidir. Gece görülen kötü rüyalar sabah kalkılınca suya anlatılır, muskalar suya atılır, büyüler bozulunca suya atılır, böylece suyun bütün kötülükleri sıkıntıları uzaklara taşıyacağına, bizi onlardan kurtaracağına inanılır. Temizleyici gücü vardır suyun.
Coelho’nun romanında da suyun kutsallığı vurgulanmış, Tanrının kadın yüzünün suyla temsil edildiği, onun özelliklerinin suyla açığa çıktığı anlatılmış. Kitabın benim için en çarpıcı yanı, her insan için Tanrı anlayışının farklı olacağı ve bunu herkes kendine en yakın olan şekliyle bulabileceğini vurgulaması ve inanç duygusunun gerekliliğine büyük bir saygı ile değinmesi oldu.
“ Budistler haklıydı, Hindular haklıydı, Amerika yerlileri haklıydı, Müslümanlar haklıydı, Yahudiler haklıydı. İnsan, ne zaman – temiz yürekle – inanç yolunu izleyecek olsa, Tanrıyla birleşecek, mucizeler yaratacaktı.”
Bir kadın ve bir erkek arasındaki aşk hikayesini konu alan romanda insanın üst mertebeden duyguları, kutsallıkları, gidiş gelişleri, kararsızlıkları ve kararlılıkları çok iyi aktarılmış. Paulo Coelho’nun son dönemde okuduğum, yine bir arayış romanı olmasına rağmen konusunu ilginç bulduğum en akıcı kitaplarından biri diyebilirim.

19 Eylül 2011 Pazartesi

Özgeçmiş

Işık Bahçeleri


Işık Bahçeleri
Amin Maalouf
Yapı Kredi Yayınları

“ Sonra mı? İçimdeki Karanlık karanlığa karışacak, Işık, Işık olarak kalacak.”
Işık Bahçeleri, küçük bir çocuk için her şeyden kaçıp saklanabileceği bir sığınak, bir oyun bahçesiydi. Daha sonra ise içinde bulunduğu öğreti ortamından uzaklaşabileceği düşünce tapınağı haline geldi. Babilli Mani’nin “İkizi” ile karşılaştığı, iç dünyası ile yüzleştiği, kutsal sayılabilecek din öğreti ortamına karşı isyan duygusunu ilk ışık bahçelerinde hissetti. Bu isyanına karşı koyamayarak oradan uzaklaştı ve “Babil ülkesinden, çığlığım bütün dünyada duyulsun diye geldim diyerek” kendi öğretilerini yaymaya başladı. Her gittiği yerde uzun sohbetlere dalıyor, halk tarafından hoş karşılanıyor, müritler kazanıyordu. Kralların kralları ile tanıştı, onlara danışmanlık, hekimlik ve ressamlık yaptı. Manini öğretisi oldukça basitti, etrafındaki insanlara saygı, hoşgörü ve içindekini dinlemeye dayanıyordu. Saygı bütün canlılara olmalıydı, bütün bitkiler, hayvanlara ve insanlar. 
Günümüzde mani dini, manicilik olarak bilinen dinin kurucusu Babilli Mani’nin hayatını anlatan kitap, Amin Maalouf’un etkileyici doğu kültürünü yansıtan eserlerinden bir tanesi. Asya, Afrika ve Avrupa’da etkilerini gösteren bu inancın temelinin de, aslında bütün dinlerle ortak olduğunu görmek hiç şaşırtıcı değil. Bunun nedeninin, Hoşgörü, saygı ve özellikle öz-saygı tüm insanlığın en önemli ihtiyaçlarından biri olduğunu düşünüyorum.