Bu Blogda Ara

9 Mayıs 2012 Çarşamba

Hafta Sonu: Bursa yolculuğu

Dün yemyeşil bir kentten geldim. Uzun bir aradan sonra ailemi ziyarete gidebildim. Eskiden daha sık yapardım bunu, bu yıl tez, proje, başvurular derken sürekli erteleniyordu. Sanırım eylemsizliği seviyorum ben. Bursa'ya gidebilmek de oradan gelebilmekte zor oldu. Halbuki hep yolları sevmişimdir, insanın hayatına bir dinamik katıyor, daha hızlı yaşıyorsunuz, kısa zamanda hızlı bir değişimle çok şey görüyorsunuz. Müthiş bir şey bu bence. Bu eylemsizlik durumu üzerimdeki bahar yorgunluğundan sanırım. Sürtünmeye karşı hareket ediyorum sürekli, neyseki o kadar güzel ki yollar, ivmelenebilirsiniz bile.
Yemyeşildi memleketim. Daha otobüs Topçularda feribottan indikten sonra ton ton yeşil selamlamaya başlıyor sizi Yalova'dan. Bursa'ya doğru heybetleniyor ağaçlar. Gelincikler gülümseyip el sallıyorlar size. Doğadaki bu coşku gerçek mi yoksa eve gidiyorum diye benim içinden mi geliyor anlamadım ama Orhangazi'den İznik gölüne uzaktan selamlamak biraz daha umutlandırdı beni. Gemlik'tende Marmara'yı Orhan Veli'yle birlikte uğurlayıp, sıra sıra dağların yanından geçip Uludağ'a sürdü şöför amca otobüsü.
Otobüste kitap okuyamayanlardanım ben, hemen önümdeki o küçücük ekrana da bakınca başım dönüyor, biraz zorunluluk biraz istekle çeviriyorum kafamı pencereden dışarıya, dalıyorum uzaklara. Sanırım en çok burasını seviyorum yolculukların; gidiyorsunuz ve düşünüyorsunuz, düşünüyorsunuz ve gidiyorsunuz. Ağaçlar gerii, siz ilerii :) Müthiş bir rahatlama. Gidilen yere ait hayaller, geride bırakılan yarım işlerin nasıl tamamlanacağına dair planlar, en yeni fikirler bu sırada geliyor aklıma. Yolculuk biraz daha sürse, bütün işler yoluna girecek beynimde, uygulamak için varıştaki motivasyon çok önemli ama.
Sonuçta yollar mutlu, ben hem mutlu hem yorgun varıyorum Bursa'ya.
Meğer Hıdırallezmiş ertesi gün, doğanın neşesi coşkusu bu yüzdenmiş. Hızır ile Hilyas'ın buluşma günü kutlanırmış yaşayan her varlık tarafından. Ben de kutladım tabiki, adet yerini bulsun diye gül ağacına dilekler astım önce Hızır'a duyurdum isteklerimi, sonra dönüş yolunda denize attım onları İlyas'ta bilsin yardım etsin diye. Benimkisi adet olsun, eğleneyim, içimdeki umudu doğayla paylaşayım.
Yollara düştüm, yine yenilendim. Yollaraa..

28 Ocak 2012 Cumartesi

50/50


Yönetmen: Jonathan Levine

27 yaşındasınız, basit bir bel ağrısı için doktora gidiyorsunuz ve kanser olduğunuzu öğreniyorsunuz. İnanılması ve katlanması zor bir durum, çünkü kendine çok dikkat eden bir insansınız, öyleki risk faktörü yüksek olduğu için araba kullanmayı bile öğrenmemişsiniz. Ancak şimdi yaşama şansınız sadece (neyseki) yüzde 50.

17. kromozomunuzdaki mutasyonunuz ile birlikte tüm hayatınız değişiyor. Üstesinden gelmeniz gereken bir hastalığa sahipsiniz. Psikolojik destek almaya başlıyorsunuz ve doktorunuz mesleğine yeni başlamış bir acemi. Sevgiliniz sizi aldatıyor. Bütün bunlara rağmen, aileniz ve en yakın dostunuz sizi hiç yalnız bırakmıyor ve tesadüfler güzel olaylara vesile oluyor. Arkadaşlık kavramına vurgu yapan bir film.

Yine komedi ile dramın iç içe girdiği, keyifle izlenilecek bir film. Gerçek hayatta olan bir hikayeden uyarlanarak hazırlanmış olan film, yaşayan filmlerden biri.

Farklı bakış açıları için:

Keyifli seyirler...

HAC


Paulo Coelho
Türkçesi: Celal Üster
Can Yayınları, 2006

Coelho’nun kendini arayış romanlarından bir başkası yine HAC. Bu sefer kendi içine olan yolcuğunu kılıcını aramak olarak soyutlaştırmış. Kılıcına giden San Diago yolunda bir de rehberi var, önceden aynı yolu, tüm zorluklarıyla tamamlamış olan biri, aslına bakarsanız yolu tam anlamıyla tamamlamak bir başkasına rehberlik etmekle mümkün, çünkü ancak böylece bütünüyle içselleştirilebildiğine inanılıyor.

Cohelho’nun yolda karşılaştığı tüm zorluklar sonunda, kendisi için yeni bir şey öğreniyor. Yeni öğretiler sayesinde bu zorlukları yeniyor. Kendi şeytanıyla konuşup, ona yenik düşmemeyi, ölüm korkusunu, hırslarına yenilmemeyi ama hedefi unutmamayı, doğayı dinleyip onun yönlendirmelerini takip edebilmeyi öğreniyor. Bütün bunların sonunda sadece bütün hepsini özümseyip asıl amacı bulabildiğinde kılıcına doğru çekildiğini fark ediyor.

Yazarın tüm yaşadıkları dinsel öretiler ve ayinler eşliğinde, gerçek hayatta uygulanabilecek ritüeller de var kitapta. Bazı şeyleri farketmek, farkettiklerimizi unutmamak, unuttuklarımızı hatırlamak için okunası bir kitap.
Benim inancım ise iyi, doğru ve güel için çalışıp, sadece inanmak.

20 Ocak 2012 Cuma

Kurtuluş Son Durak


Bu seferki yazım bir sinema filmiyle ilgili: Kurtuluş Son Durak.

Filmden hiçbir beklentim yoktu, psikolog olan kardeşimin isteği ve merakı doğrultusunda bu filmi tercih ettik açıkçası. Film hakkında tek bildiğim kadınlar ilgili bir film olduğuydu.

Yusuf Pirhasan’ın yönetmenliğini yaptığı bu filmin kadrosu ne kadar da geniş ve kuvvetli. Demek Akbağ, Belçim Bilgin, Asuman Dabak, Ayten Soykök, Nihal Yalçın, Damla Sönmez, Mete Horozoğlu, Yavuz Bingöl, Ahmet Mümtaz Taylan ve Hüseyin Soysalan’ın rol aldığı bu film pembe fularla sosyal mesaj vermesinin yanı sıra tam bir komedi filmi. Filmi izlerken ben burada neden gülüyorum, aslında çok kötü bir olay oluyor diyorsunuz ama gülüyorsunuz, bütün salon gülüyor. Gülüyorsunuz ama düşünüyorsunuz.

Kasvetli, içinizi buram buram yakan, ülkemizde ve dünya da yüzlerde binlerce hatta milyonlarca kadının maruz kaldığı kadına karşı şiddeti bir kez daha ama bu sefer tam bir kadının bütün güçlüklere göğüs gerdiği gibi, hayata karşı gülerek ayrılıyorsunuz salondan.

Film hakkında birkaç yorum daha okumak istiyorsanız:


21 Aralık 2011 Çarşamba

Rika'nın Beyninde


Levent Mete
Can Yayınları, 2005

Özgür ruhlar için yazılmış bir Roman. Bilinçaltının derinliklerinde, tehlikeli yolculuklara çıkan özgür ruhlar. Normal insanlar dünyayı bir başkasının gözünden bakarak algılamak ne kadar zorsa, özgür ruhlar için bu bir zorunluluk. Bunlar bir beynin içerisine sıkışıp kalmaktan kurtulabilen, yaşayan beyinlere zıplayabilen gezgin ruhlar.

Kendi bedenlerine sahip olmayan bu insanlar sonsuz yaşam ile ölüm arasında bir seçim yapmışlar veya sonsuz yaşam ile cezalandırılmışlar. Sanılanın aksine kolay bir durum değil bu; kendin olamamak,  bir başkasının algılarına, hislerine ve görüşüne bağlı olmak veya en kötüsü tüm dünyadan uzak bir beynin içerisine hapsolmak.

Yine de Rika’nın beyninde geçen olaylar oldukça etkileyici ve beklide korkutucu ama yine de sürükleyici. 

Hep böyle düşle gerçek arası hikayeleri sevmişimdir, ben bir çırpıda okudum. 

6 Ekim 2011 Perşembe

Galápagos


Kurt Vonnegut
Paladin Graftan Books
1990

Evrim teorisiyle ilgilenenler Charles Darwin’i ve onun evrim üzerine düşüncelerinin ilk belirmeye başladığı yer olan Galapagos Adalarını bilirler. Kitabın başlığındaki ilk izlenimim bir roman olmasından çok galapagos adalarını anlatan bir araştırma veya gezi yazı olduğu türündeydi ama kitabı okumaya başladığımda tam anlamıyla yanıldığımı anladım. Bu bir romandı ve daha önce hiç okumadığım türde bir romandı. Olay dünyanın ekonomik krizle birlikte zor zamanlar geçirdiği bir dönemde gerçekleşiyor, üçüncü dünya savaşı çıkmak üzereyken geçiyor. Yine de farklı sebeplerle de olsa Darwin ile birlikte ünlü olan Galapagos adalarında turizm devam etmekte. Adaya giden tek geminin çok az sayıda yolcusu var ve tabii hepsinin farklı bir öyküsü. Yolculuğa hamile olarak katılan Japon bir kadın her tarafı tüylerle kaplı bir bebek dünyaya getirir. Yolcuların başına bir seri olay gelir, III. Dünya savaşının başlamasıyla birlikte bir salgın hastalık tüm dünyayı sarar ve insan soyunun devam etmesi sadece gemideki dillerini kimsenin anlamadığı kızlara ve kaptana düşecektir ve tabii her tarafı tüylerle kaplı çocuğa. Birde kızların konuştuğu dil dışında tüm dilleri bilen ve çeviri yapabilen Mandarax’ın alıntılarıyla romanımız daha da renkli hale geliyor. Benim bir Türk atasözüne bensettiğim ise;
“ A little neglect may breed great mischief… for want of a nail the shoe was lost; for want of a shoe the horse was lost; for want of a horse the rider was lost.” 
Benjamin Franklin (1706 - 1790)
Ne dersiniz bizim atasözümüz daha olumlu galiba. 
Kurt Vonnegut, evrimi, evrimin önemini çarpıcı bir şekilde anlatan oldukça etkileyici bir roman yazmış. Tabiki her tarafı tüylerle kaplı olmak, solungaçımsı yapılara sahip olmak, daha kolay yüzmeye yarayan araçlarımızın olması ve hatta daha küçük beyinlere sahip olmak biraz tuhaf olsa da ve hayalet yazarımız bu süreci izleyebilecek kadar uzun gözlemlemiş gözüküyor.
Ayrıca kitap hakkında biraz daha bilgi için burayı kontrol edebilirsiniz.
Mayday, mayday, mayday !!!

22 Eylül 2011 Perşembe

PİEDRA IRMAĞININ KIYISINDA Oturdum, Ağladım


Paulo Coelho
Can Yayınları

Bizim kültürümüzde de derdini suya anlatmak iyidir. Gece görülen kötü rüyalar sabah kalkılınca suya anlatılır, muskalar suya atılır, büyüler bozulunca suya atılır, böylece suyun bütün kötülükleri sıkıntıları uzaklara taşıyacağına, bizi onlardan kurtaracağına inanılır. Temizleyici gücü vardır suyun.
Coelho’nun romanında da suyun kutsallığı vurgulanmış, Tanrının kadın yüzünün suyla temsil edildiği, onun özelliklerinin suyla açığa çıktığı anlatılmış. Kitabın benim için en çarpıcı yanı, her insan için Tanrı anlayışının farklı olacağı ve bunu herkes kendine en yakın olan şekliyle bulabileceğini vurgulaması ve inanç duygusunun gerekliliğine büyük bir saygı ile değinmesi oldu.
“ Budistler haklıydı, Hindular haklıydı, Amerika yerlileri haklıydı, Müslümanlar haklıydı, Yahudiler haklıydı. İnsan, ne zaman – temiz yürekle – inanç yolunu izleyecek olsa, Tanrıyla birleşecek, mucizeler yaratacaktı.”
Bir kadın ve bir erkek arasındaki aşk hikayesini konu alan romanda insanın üst mertebeden duyguları, kutsallıkları, gidiş gelişleri, kararsızlıkları ve kararlılıkları çok iyi aktarılmış. Paulo Coelho’nun son dönemde okuduğum, yine bir arayış romanı olmasına rağmen konusunu ilginç bulduğum en akıcı kitaplarından biri diyebilirim.